13 12 2010

Binmeyin Dedeler

Bir hayalim gerçekleşti: İş yerine bisikletle gitmek. Yeni eve taşındığımdan beri, yani iki haftadır bisikletle okula gidiyorum. İki haftada bir takım tecrübelerim oluştu:

1- Bisikletle ters istikamette çok kolay gidilebiliyor. Yani, arabalar "A" noktasından "B" noktasına giderken, sen aynı yolda "B" noktasından "A" noktasına gidebiliyorsun. Yalnız bunun bazı sakıncaları var:


  • Atlar, bisiklet gibi ters istikamette gidemez. Çünkü at gözlükleri işe yaramayacağı için arabalardan korkarlar. Biz insanoğlu, at kadar, at gözlükleri gibi şeylere ihtiyaç duymasak bile, atların bir takım güdüleri olduğu gibi, biz insanoğlunun da bazı güdüleri atların bazı bir takım güdülerine benzer. Mesela bazen korkarsın taşıtlardan. Fakat taşıtlarla aynı istikamette giderken, taşıtlar arkadan geçer giderler; hiç de korkmazsın. 
  • Ters istikamette giderken, bisiklet gördün. Doğru istikametten gelen bisiklet, yolun sağından gitme yerine, yolun solundan gidiyor, sen de sağından gidiyorsun bu durumda. Yani, a noktasından b noktasına nizami giden bisiklet, b noktasından a noktasına intizamsız giden bisikletin sağından geçiyor. Aslında bunun nizamisi, solundan geçmesi gerek iken, niçin böyle oluyor? Hem de her sefer böyle oluyor. At gözlüğü ile şartlanan atların şartlanması gibi bir refleksle, bisikletliler, hep dediğim gibi yapıyor. "Niçin böyle?" diye sormuştum. Cevap veriyorum. Al-cevap: Çünkü b noktasından a noktasına intizamsız gidene "-" dersek, nizami gidene de "+" dersek, ve ikisi de gene aynı istikamette giderlerse, demem o ki, sağ-sol yapmadan giderlerse, gene - ve + artı olurlar. - ve +'nın çarpımı "-" olacağı için, ortamı külliyen -'ye çevirmek lazım gelir. Kurallı giden de, kuralsız gittiği zaman, o da - olur ve eksi ile eksinin çarpımı + olması mucibince iş +'ya döner. Benim bilimsel yorumlamam bu şekildedir. 
2- Antalya'nın soğuğu  insanın içine çok pis işliyor. Erzurum'un, Van'ın, Ankara'nın soğuğunu iyi bilirim. Hele Erzurum'da burundan aldığın nefesi, burnundan verdiğin sırada burnundan çıkan çıtır-çıtır sesleri unutmadım. Çıtır çıtır sesleri neden çıkıyordu? Burundan nefes alıp,  aldığın nefesi verene kadar burnunun içi donardı. Donan burun, verilen nefes ile de açılırdı. İtiraf ederim, çıtır çıtır sesler çıkmazdı. Çıkmazdı ama, gene de burnumuzun içi nefes alıp verme aralığında bile donardı. Hissederdik bunu.

Evet bu durumda bile ben titremezdim soğuktan yaf. Gel gör ki, Antalya'nın soğunda titriyorum arkadaş. Hem de ıslak bir yavru kedi gibi...

Kedi dedim de... Antalya'da Sibirya Kurt Köpeği besleyenler var. Bu hayvanın doğası gereği sovuk yerlerde yaşaması gerekir. Benim bilimsel deneyimim bu şekilde. Antalya'nın sıcağında her gördüğüm bu Sibirya Kurtlarına içim eriyordu. Şimdi bu köpekler aklıma geldikçe, "kimbilir, Sibirya Kurtları şimdi ne kadar mutlu ve mesuttur, kimler bilir ne kadar memleket havasını teneffüs ediyoruz" diye kuyruk sallıyorlardır.

Konuyu bislete bağlayacak olursam, inanılmaz ama gerçek: Bisikletin rüzgarı da acaip çarpıyor adamı yaf. Nasıl desem... Hah buldum.

Eskiden araba ilk icat edildiği zamanlarda arabaların üstü açıkmış. Bu açık arabaya millet binmeden önce, yaz günü olmasına rağmen, palto giyer, atkı dolanırmış. Neden?  Çünküm: Arabanın ceryanından çarpılmamak için.

Ben bunu duyar da şöyle derdim: Maksimüm 50-60 km gidecek arabanın rüzgarından ne olacak ki? Hem Antalya'da yazın gördüğüm safariciler, üstü açık ciplerinde giderlerken, atkı dolanıp, eldiven mi elliyorlardı? Hayır bilakis, bikini takaraktan, yeri gelir, hasırdan kovboy şapkası takaraktan - o da bizim tercüman ve şoför oluyor- gidiyorlardı. Ben de demeye devam ederdim: O zaman niye ilk arabalara binenler, bu kadar donanımlı biner idiler?

İlk deniz adamların elbiseleri ne kadar kalınsa, şimdi ki telefonlar -pardon- dalgıç elbiselerinin ince olması gibi arasında koerelasyon -ilişki- mi vardı aralarında? İlk dalgıçlar kalın elbiseler, hem de vinçle indirilecek şekilde, şimdikiler, el işi makasıyla kesilecek kadar ince olması gibi, ilk arabaya binenler kalın elbiseler, şimdi arabaya binenler bikinili... Olabilirdi.

Evet böyle ilişkiler ve ihtimaller kurardım. Ta ki, pislet binene kadar. Bislete binince, bi rüzgar oluyor, bir cereyan oluyor, sormayın gitsin. İlk arabalara binen kokoşlar gibi oldum. Elimde eldivenler, başımda şapkalar, gövdemde deri montlar, ayağımda meshler ve sırtımda şallar. Şal yok tabi. Gene pardon.

3- Daha sonracığıma. Hiç basur ağrısı yaşamadım. Çünkü olmadım çok şükür. İnşallah olmam da. Hem kim olmayı ister ki? Ama bisilete ilk bindiğin günler, böyle bir ağrı oluyor, ne bileyim kasıklarında falan işte... Konu tıbba gelmişken. Olumsuz yönleri yanında, bazı olumlu yönlerini de hissetmedim değil. Nasıl? Nasıl mı? Nasıl yazarım ki? Bloğumu bazı akrabalarıma, bazı yakınlarıma, bazı öğretmen arkadaşlarıma söyledim. Söylemez olaydım. Pucca en iyisini yapmış.


Yeri gelmişken;  Dün gece nöbetçi eczaneye gittim. Adamın biri geldi. Bir tane kriko vazifesi gören ilaç istedi. İçerde genç bir kız var, eczacı bayan var. Ve bir kaç erkek daha var. Ki bu durumlarda erkeklerin içinde olmak bence daha sıkıcı bir durum. Adam ilacı istedikten sonra, işçi 2'li kaldığını belirtti. Adam aynı kabalıkla bağırdı: "Tekli istiyorum, tekli!!!" İşçi çaresiz, tekli verdi bi tane. Adam da aynı kabalıkla terk etti eczaneyi. Gene düşünmeden edemedim o an: "Bu kaba adam, ilacı isterken bile bu kadar kabaysa, ilacın uygulaması esnasında ne kadar insan dışıdır?!.."

"Sırlar da" diyordum. Kime bahsetmişim ki sitemden:  Bazı akrabalarıma, bazı  yakınlarıma, bazı öğretmen arkadaşlarım...

Tüh!! Bu bağlamda gene bir anım aklıma düştü: İlahiyat son sınıfta bir arkadaşım bana açılıyor:

- Muhaber, 3'lerdeki şu kız var ya..
+ Evet var.
- İşte o bana aşık.
+ Sen de O'na aşık olmayasın?!
- Evet aşığım.
+ Hem nerden anladın, sana aşık olduğunu?
- Hep bana bakıyor, ordan anladım.
+ Hep sen O'na bakıyor olmayasın.
- Tabii... Ben de bakmıyor değilim.
+ Peki önce bi taktik belirleyelim. Bu konuyu öncelikle kimseye açmayacağız. Aramızda kalacak. Yalnız... Kime açtın bu konuyu?
- Pek kimselere açmadım.
+ Sen söyle hele bi! Kimlere açıldın?
- Mehmet, Veli, Kemal, Cenk, Sencer, Mahmut, Ömer ve Taylan'a açıldım. Daha bir kaç kişi var...
+ Kusura bakma arkadaş. Bu mesele bizden çıkmış.

Gerçekten de, kızın ailesi olayı bir kaç gün sonra duymuş olayı. Ve bir kaç hafta içinde nişanlayıverdi ailesi kızı. İlahiyatta aşk, flört başkadır. Kendisine göre yöntem ve metotları vardır. Hele benim okuduğum varoş ilahiyatları daha bir alem..

3. Madde neydi ki? Bislet, bazı ağrılara sebep oluyor. Sonra geçince iyileşiyor. Tam dersi durum da geçerli: İyileşince geçiyor. Eskilerin "hamlık atana kadar" deyişi işte.

4. Bisiklet ile okula ilk girdiğime öğrenciler toplandı. "Dede bisikleti" dediler. Meğerse, iki çamurluğu olan, arkada oturağı olan, Bisan Klasik Bike'e benzeyenler "dede bisikleti" şeklinde bilinir ve binilirmiş.

Çocuklar sonra "hocam bi tur atabilir miyiz?" dedi. "Binmeyin dedeler" dedim. Çocuklar anlamadı. Lem bana dede diyonuz, daha İnci Sözlük'ü bilmiyosunuz. Bilmesinler tabii. Bilmelerini hiç tasvip etmezdim şahsen.

5- Bisiklet aldıktan sonra bazı aksesuarlar şart oldu:

  • Saat. İkide bir cep telefonumu cepten çıkarmak zor oluyor. Tamam araba bir elle sürülüyor da, bisiklet bir elle sürüldüğü zaman arabaya göre daha rizikolu. Saat kullanmayı hiç sevmesem de saat alacam bi tane. Saatçi bacanağıma telefon açtım. Gönderecek bu günlere.
  • Güneş gözlüğü. Güneş gözlüğüm var da; bisiklete uygun değil.
  • Uzun bir iç donu. 
  • Pomba. 
  • Resimde görülen bisiklet kaskı. Aslında bu şart değil de... Hafta sonu Lara taraflarında yürüme parkında ve bisilet parkurunda sürerken bisleti, çok entel ve cikis kaçar. Yoksam, okula bununla gitsem, bir daha ders mers işleyemem.

2 temas:

  1. ilahiyat hatırası güzel.

    YanıtlaSil
  2. benim de çok hoşuma giden hatıratımdan...

    YanıtlaSil

Gerçekten çok güzel bir konuya temas ettiniz. Teşekkür ederim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...